
Hayata iz
Bu beldeye ilk gelişimdi. Konuşmacı olarak katıldığım edebiyat etkinliğinin akşamı, geç saatteki otobüsümü beklerken bu bahçede zaman geçirmek hoş görünmüştü. Akşam serinliği çok hoştu, yerlerin ıslaklığı, ağaçların gölgesi, göremediğim serçelerin cıvıltıları hepsi çok hoştu. Bir şeyler okumak ya da yazmak yerine, sadece oturmak ve çevreyi izlemek istedi canım.
Bahçe büyük değildi. Taş oynayan kızlı erkekli gençler vardı ve onları seyredenler. Kenarda sandalyesiz, bacaklarından biri eğri boş bir masa, dalları birbirine karışmış akasya ağaçları.
Aylak aylak bakınırken elindeki birasıyla masaların arasında dolanan bir kadının bana doğru geldiğini fark ettim. Her şey kendiliğinden oldu, ben davet etmedim ama o da davet beklemeden “Oturabilir miyim,” dedi, “Kusura bakmayın boş masa yok.”
Bir süre başka taraflara baktı. Masa da bahçe de büyük değildi, sonunda birbirimize baktık. Pembe, kolsuz, yakasız, göbeğini açıkta bırakan püsküllü bir tişörtü vardı. “Sahi birlikte oturduğunuz bir arkadaşınız olup olmadığını bile sormadım.” Gözleri, varsa da bir süre daha gelmeyiversin der gibiydi ama o, “Gelirse, kalkarım,” dedi. Elini ıslak saçlarında gezdirdi. “Ben buralıyım, siz değilsiniz,” diye de ekledi.
Bir bağ kurma isteğinden çok, karşı karşıya oturan iki kişiden birinin öylesine bir cümlesiydi dudaklarından dökülen.“Siz bu beldedeki bütün insanları tanıyor olmalısınız,” dedim ben de. Benimkisi de öylesine bir cevaptı. Güldü. Ön dişlerinden biri çarpıktı ama gülüşü sevimliydi. Masanın üzerindeki kitabımın arasından ucu görünen otobüs biletini işaret etti, “Bir süre satış ofisinde çalıştım.”
Şaşılacak derecede ince, küçük parmaklar… Güler yüzlüydü ama hareketlerinde hissedilir bir keyifsizlik vardı. Bakışları durmaksızın yer değiştiriyor, derken dalıp gidiyor, parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp diğer elininkilere takıyordu. Bir ara göz göze geldik. “Biri dokunulmaz olmalı,” dedim, alyansını işaret ederek, “Evir çevir başı döndü ötekilerin, ama ona dokunmadınız.” Huzursuz, zoraki bir gülümseme. Başı yana dönerken kapanan, geri gelirken aralanan gözler. Çıkartıp atar gibi yaptı ve yavaşça cebine koydu.
“Başlangıçta ben de öyle sanmıştım,” dedi. Gözleri ıslanmıştı, kızarık oluşlarından, daha önce de ağladığı anlaşılıyordu. Gözlerini baktığı yerden ayırmadan, “Aşktan yana da evlilikten yana da şansım yok, bugün pes ettim artık.”
Bir kolunu sandalyenin arkasından aşırıp ileri geri yaylandı, kafasını öne eğdi. Uzaktı gözleri, sadece bakıyordu. Başını aşağı yukarı sallarken, kıpırdanan ağacın dalları tuhaf gölgeler oluşturuyordu kadının yüzünde.
“Ben hep iyiyimdir aslında, böyle göründüğüme bakmayın.” Yutkundu arka arkaya. “Paramızı denkleştirememiştik yüzüklerimizi alırken. O da ben de borç bulmuşuz birbirimizden habersiz. Birden çok paramız oluvermişti…”
Gülümserken dudakları büzüldü bu kez. Elleri bacaklarının arasında, karnı üzerine yığılmış otururken küçülmüş, kamburu çıkmıştı.
“Bugün mahkeme vardı. Boşandık. Dedemlere söyleyemedim evden çıkarken, birkaç aylığına yurt dışına gitti dedim.”
Solgun, yorgun, bakımsız bir yüz. Kurumuş pembe dudaklar ve dirençsiz, çaresiz bakışlar.
“Ağlamamın sebebi ayrılığa üzüldüğümden değil, ciğeri beş para etmezlerin oyuncağı olmakta. Bunda, hata benim…”
Öylece bakıyordum. Yirmili yaşların sonunda en fazla. Sustuk. Onun konuşmasını beklemek daha doğru görünüyordu. İç hesaplaşması devam ediyor olmalıydı. Masaların arasında oynaşan iki kedi yavrusuna bakındı, ilgilenir gibi yaptı. Uzaklaştı yavrular. Yan tarafımızdaki boş masaya konan serçelere uzanacak oldu, telaşla havalanıverdi serçeler de.
Diyecek bir söz de soracak bir soru da gelmiyordu aklıma. Varlığımı unuttuğunu düşünürken kafasını yana yatırarak bana baktı, parmaklarıyla bir takım sayılar yaparak, “İzmir’e gidiyorsunuz, sonraki saat İzmir otobüslerinin,” dedi. “Yaşamayı hayal ettiğim kent. Dedemle anneannem olmasa bir saniye durmam burada.”
Konuşmayı değiştirmek istemişti. Cevap vermedim. Çay istedi sonra da… Birayı kesermiş.
Oradan buradan konuşmaya başlamıştık. Baba Kazakistan’a çalışmaya gitmiş, evlenmiş kalmış orada. Annesi de başka biriyle evlenmiş, İzmir’de yaşıyormuş. Yanına almak için çok ısrar etmiş bunu ama reddetmiş annesini, henüz birkaç ay olmuş barışalı.
“Benimkiyle ziyaretine bile gittik,” dedi ve duraladı. Eşinden konuşmak istemediğini anlatan hareketler yaptı. Yeniden susuverdi. Boş gözlerle oyun oynayan ihtiyarlardan yana bakıyordu.
“İkizleri var annemin biliyor musunuz? Çok severim ben ikizleri. Oldu bitti severim. Keşke annem bana da bir ikiz yapaydı ama tekim ben… Düşünebiliyor musunuz, senden bir sen. Benden bir ben! Bir elin yanlış yapar, düzeltir öteki elin. Bir elin eksik kalsa, tamamlar öteki elin. Öyledir işte ikizler…”
Çocuk yapmayı, bezden bebek yapmak kadar hoş ama basit bir şeymiş gibi neşeyle anlatan çocuk ruhlu bir kadındı şimdi de! Neden olduğunu bilmediğim bir acıma duygusu yerleşiyordu içime. Onu anlamak için çaba göstermeye başladığımı hissediyordum. Çevremde, kocasından ayrılmış birçok arkadaşım vardı ve hiçbirinde görmediğim bir boş vermişlik, kadında. Evlenmiş ya da boşanmış olmak değil, sevememiş, sevilmemiş olmanın yazıklanması daha çok. Zaten az konuşurum, dinlemediğimi düşünmüş olmalı ki aniden bana doğru eğildi, “Ya siz kaç kere evlendiniz? Yani evlendiniz mi,” diye soruverdi birden.
Neyse o an kafamdan geçen, “İki! İki kere,” deyiverdim. Aslında öylesine söyleyivermiştim. Değil evlenmek, küçücük bir niyetim bile olmamıştı. Dura duralaya masanın her yanına dağılan, bana bakıp kahkahalarla gülen sözcüklerden seçip, “Herkes en az üç kez denemeli ama” diye de koydum üstüne!
Söylediklerimin bir tekine bile inanmadığını düşünürken, bir rahatlama gezindi yüzünde. Sahi mi, der gibi dudakları kıpırdadı ve gülümseyerek yüzüme baktı.
“Sizinki nasıl oldu? Yani ikincisi…”
Birincisini değil, ikisini birden de değil, doğrudan ikincisini sormuştu.
Bir şeyler daha söylememi beklerken, “Neden hep mutsuz oluyorum ben,” dedi alçak sesle. “Bana yakışmadı bunları yaşamak, gözlerim mi bağlanıyor, tanıyamıyorum kendimi. Çok üzülecek dedem. Bebek istediğimi onlara da söylemiştim. Hatta ikiz. Annemin olduğuna göre benim de olabilirdi.”
Çaresiz görüntüsüne ilgisiz kalamıyordum. Derdi beni alır bu hallerin! Hiç kimsenin önceden kurgulanmış bir hayat yaşamadığını ve hiç kimsenin bile bile yanlış yapmayacağını, insanın kendi yaşamının hakemi olamayacağını anlatmaya başlamıştım çoktan. “Yaşadıklarımızı alt alta yazıyoruz, topluyoruz, bölüyoruz ve hayat diyoruz adına,” diye de bitirdim.
“Yaşamı anlamlandıran bir şeydir çocuk. Ama anlatamadım pısırık herife. Sen yap, ben bakarım dedim. Ayrılsak da bakarım ben. Yine cesaret edemedi salak! Ne kadar değerli bir şeydir çocuk. Kişinin hayata bıraktığı izdir. Bir çocuğunuz varsa, her gün yeni bir hayata başlarsınız. İki çocuğunuz varsa iki hayat. Daha ne ister ki insan!”
Bilgiçlik tasladığımı düşündüğünü sanmam ama kadının anlattıkları bir şekilde dönüp dolanmaya başlamıştı zihnimde. İki evlilik, çok istediği halde olmayan çocuk ya da çocuklar diğerlerinin önüne geçmişti. En çarpıcı olanı da çok istediği halde sevilmemiş olmaktı! Ben şimdi de bunu düşünmeye başlamıştım. İki kez doktora gitmiş kocasından habersiz, farklı iki doktora. Biri İzmir’de, biri burada. İstediğin kadar çocuğun olabilir demiş ikisi de.
Kulaklarının arkasına attığı saçları yine gözlerinin önüne düşmüştü. Göğüslerini açıkta bırakan tişörtünü yukarı çekiştirdi. Bahçenin, birden yanan ışıklarına çevirdi başını.
“Kalkmamız gerek,” dedi aydınlanan telefonun ekranını yüzüne doğru yaklaştırırken. “Otobüs saati geldi.”
Aynı otobüse bineceğiz. Kadına dikkatlice baktım kalkarken ve gülümsedim. Omuzlarındaki ikizlere! Sıyrılıp kucağına inerken biri, saçlarına tutunarak tırmanmaya çalışıyordu diğeri.
Halil Genç

Yorum bırakın