Nevin Ulusoy Yazdı: Evler, Şehirler, Gönüller: “Gel Eve Dönelim”

Ev… Evimiz… Kapıların ardında, yalnızca bize ait, derin bir nefesle içine girip gönlümüzün keyfini sürdüğümüz yuvamız, pencerelerinden kalp göğümüzün bakışlarımıza arzıendam ettiği dünya sığınağımız… Huzur kelimesinin anlamıyla buluştuğu, güneşimizin bizi sarıp sarmaladığı, içimizdeki zamanın mekânıyla kucaklaştığı bir ada, adamız, bizim adamız. Taştan, kerpiçten, betondan değil de kalbimizin attığı yer… Bir şehir, deniz kıyısı, ormanın tam ortası, yaşam alanımız neresiyse, huzur nerede buluyorsa bizi; en derin yerlerimiz, gönlümüzün sessiz sakin atışları, bir müzik parçası, dost kucaklayışları…

Ev, sanat dallarının çokça üzerinde durduğu bir kavram elbette, bunca hayati olmasıyla… Ev yaşantısı, evi reddetme, kendi evini inşa etme, edememe, evinde evde olamama, evi terk ediş, eve dönüş. Bu kavram mekândan çok bir düşünce anlayışı, süregelen yaşantı, yaşantının temelindeki düşünce yapısı, bu anlayışı kabullenme ya da reddetme, reddettikten sonra arayış ve bazen geri dönüş, reddettiği yaşantıyla uzlaşma ya da tamamen terk etme durumlarını da ifade ediyor. Türk edebiyatının büyük yazarı, evi diyebileceğimiz ülkesinde yıllarca hak ettiği değeri bulamayan, hüzmelerce yazdıkları, fikirleri, mücadelesi önümüzde yol açan sevgili Suat Derviş,verdiği çok sayıda eserde bu kavramı farklı yönleriyle işlemekte. İnsanın istese de istemese de sosyal bir varlık olmasıyla içinde var olduğu toplumdan dolayı evi ne kadar ev olarak adlandırılabileceği de kitaplarında karşımıza çıkan durumlardan. Yazarın 1950 ve 1964 yıllarında tefrika edilen romanı “Gel Eve Dönelim”, varoluşumuzun bağlı bulunduğu toplumda ev sahibi olmanın, üstelik dönülebilecek, kucaklamaya hazır, bütün şifasıyla kol kanat gerecek bir eve sahip olmanın ya da olamamanın ezgisi diyebiliriz. Suat Derviş’in, o pırıl pırıl cesaret ve kendi yolunda yürüme esenliğinin timsali usta yazarın gazete ve dergi köşelerinde sıkışıp kalmış eşsiz eserlerinden biri bu roman. Bazıları takma isimlerle yayımlanmış, şu an bir dedektif titizliğiyle aranıp taranarak bizlere kavuşan bu eserlerin, her biri ayrı derinlikte.Edebiyatın gücünü hiç eskimeyen tazelikle seslendirerek kalplerimizin kuytularında yankısını buluyor. Romanlarındainanılmaz bir akıcılık, büyüklüğünü sadeliğinden alan anlatıve kıskıvrak yakalayan bir dil bizimle. Karakterlerin âdetakarşımızda bulunuşu, rüyalarımızda yinelenen diyaloglar, şahane tasvirler, içinde yaşadığı şehri, şehirleri, birlikte nefes aldığı insanları, ama her kesimden insanı yazının büyüsüyle bizlerle buluşturması, bir Suat Derviş nefaseti…

“Gel Eve Dönelim” bizi birden olayların tam ortasına atıyor. Yazarın diğer romanlarında da olduğu gibi, yavaş yavaş geri dönüşlerle atmosferi, alt yapıyı oluşturuyor; merak, hayret ve hayranlık duygularını okurda sürekli uyandırarak soluk soluğa gönlümüzdeki yerini buluyor. 

Eskişehir’deyiz. Pencerelerden sıcak doluyor, karşıda bir mısır tarlası. Gülten, şimdiki adı. Evi yok, adı da yok sayılır. İstanbullu Şevkiye, adını da şehri gibi yabancılamış. Çırılçıplak, ortada. Bir genelev burası. Pencereden sıcağa bakıyor Gülten. Artık yaşı epeyce ilerlemiş, bu evin en yaşlı seks işçisi, hâlâ güzel, saçları hâlâ alev alev, yakıcı. Belki de bu saçları yüzünden: 

“İçinde, uzun bir yoldan yaya gelmiş, günlerce çöller ve sıcaklar içinde tek başına yürümüş bir kimsenin sonsuz bezginliği ve yorgunluğu vardı.”

Zihni, çocukluğuna, annesine, var olmayan evine götürür onu. Atmosfer değişir. İstanbul, fakir, tertemiz bir ev, yaşantı, annesinin köpüklü kolları, fesleğen saksısı, küçücükken kaybettiği babası, ilk genç kızlığında yitip giden annesi. Üvey baba, ihtiyar olsa da o ilk genç kızlık güzelliğinden nasiplenmek isteyince toplum da gerçek yüzüyle karşısındadır Şevkiye’nin. Kadın olmak suçlu olmaktır, hele güzel kadın olmak… Evinden kovulur, mahallelinin kat kat gelenek örtüsünün altındaki, toplumun kökenlerinde gizli kötülük karasıyla. Sığınakları da teker teker gider elinden. Çalışsa da, sessizce yaşam içinde dolaşsa da kötülük karası hep peşindedir. Ayla Kutlu’nun unutulmaz öyküsü “Sen de Gitme Triyandafilis” ve bu öyküden uyarlanan aynı adlı filmde olduğu gibi, evinden bir şekilde uzaklaşır uzaklaşmaz kötülük karası aman vermez kadına bu toplumda. Özründen en zalimce emelleri için akıl almaz bir çürümüşlükle faydalanırlar, gizli bir toplu kokuşmuşluk perdesinin altında. Triyandafilis, o günün Hatay’ında, hızlı değişen günlerde ama hiç değişmeyen kötülük koşullarında, dönecek bir evinyolunda, dış görünüşünden belli olmayan özrü, çocuk zekâsı, bir dönüş ama bildiği kolları kaybediş kahramanı…

Şevkiye, evsiz, ıssız, hep onu saracak bir ev arayışında; o kaybettiği, annesinin fesleğen kokulu mis evi, ne ihtişam, ne zenginlik… İki parça eşyasını güvenle yerleştirebileceği bir kucak. Pek az eşyası, dünyada bir başına kalmış, göz kamaştırıcı güzelliğiyle suçlu; annesinin elcağızıyla özenle işlediği gelinlik çamaşırları kahveye asılmıştır. Bunu yapanlar için de sanki utancından al al, kapı arkalarında zorla sıkıştırılıp yeni çiçeklenen kadınlığıyla oynanan, bir insan evladının da pak yuva olmaya hiiiiç yanaşmadığı Şevkiye. Bir kısmet, içi almasa da koynunda geceler geçirmek bir yanadursun, yüzünü, gözlerini görmeye tahammülü olmasa da bir koca, bir ev, eşyasını sığıntı olmadığı yerde gönül rahatlığıyla yerleştirebileceği bir köşecik. Ama ne köşecik! Erkeğin iticiliği mi daha dayanılmazdır, mezarlığın içinde ha yıkıldı ha yıkılacak, anneden kalmış tahta kutu mu? Bir evdir aradığı Şevkiyeciğin, ama gömülür canlı canlı mezara. Dayanır yine de, bir de evladı olunca, mezar taşları arasında, büyüdüğünde çocuğuna da oyun yeri olacak mezarların arasında, hep bir başına, dayanır. Kadın olduğunu ona hatırlatıp bambaşka yollara, şehirlere, gönülsüz, çaresi olmadığından sürüklendiği bir varoluşa atanla karşılaşana kadar. Adlar, yitirir anlamını, Gülten olur, kendisini hiç bırakmayan “kız saçların” ezgisi midir yolunun aklığını yitirten ona, ama kara gönüllerin içinden geçen yollarda nasıl ışıldar ki ak bir yıldız? Kadındır, mezarın içinde de olsa, yalnızca bir ev için yapılan evlilik, derinlerdeki damarlarda al al en olağan arzuların yok sayılışı, yok saymaya götüren o çaresizlik ıstırabı kıskıvrak yakalayıp hiç bilmeden bir kötünün bağrına sürüklemiştir. Şevkiye’nin evi yoktur ki… Nereye dönsün, bütün evler terk etmiştir onu. Tarlaların kenarında pencereden bakarken hapishaneye sevdiğini ziyarete gidip elinde boş sepetle dönen, ağlayarak geçen kadını görür. O da bir zamanlar delice sevdayla tutulduğu kara gönüllüye böyle ziyaretlere gitmiştir. Yüzünde ne zamandır unuttuğu, unuttuğunu sandığı yaşantı gölgelerivardır… Bir genç, odasına gelip ev der, gidelim der. Oysa Şevkiye’nin dönecek evi yoktur. O günleri düşünür, yaşamın bitmeyen döngüsünü, yaşama hüznünü, bekleyecek bir şeyi olmadığını…

“Bütün bu ıstıraba tahammül veren şey, yaşama yükünü hafifleten şey… Sevgi değil mi?

Uğrunda azap çekilen şeyi sevmek, onun, uğrunda ıstırap çekilmeye değer olduğuna inanmak, hayatı sevmenin ta kendisi.” 

Suat Derviş bize diğer eserlerinde olduğu gibi umursamaz insanlardan oluşan toplumun kendi çürümüşlüğüyle nasıl taptaze gönülleri, sırf kendi çıkarları için katranlara buladığını gösterir

“Gel Eve Dönelim” romanı, Suat Derviş’in ünlü başka bir eserini, “Fosforlu Cevriye”sini hatırlatır bize. Ev kavramı burada da derince işlenir ancak bambaşka bir anlamı vardır evin. Cevriye İstanbul’dan başka bir ev bilmemiştir hiç, sokakta doğmuştur, sokak onun ebeveynidir. Doğru, hayal meyal hatırladığı sevecen bir erkek vardır, babası mıdır, bilmez ki! Yuvası şehridir, İstanbul’dur, kendini bildi bileli, İstanbul bütün cadılığı, ışıltısı, tükenmez büyüsü, maviliği, kiri, pası, çirkefiyle yurt olmuştur ona. Bu şehirde nerede olursa olsun, evindedir o. Göğü çatı, havası nefestir ona. Sokak kadını olması da yaşamın doğal akışıdır bir bakıma, ekmek parasını kazanmanın tek yoludur. Böyle bir yaşantıya doğmuş, sokaklardan başka mekân da yaşantı da bilmemiştir, bilememiştir. Yaşamak, varoluşun ta kendisi, dağ başında açan çiçeğin tek başına güzelliğindeki gibi, bir kedinin her ânın tadında oluşu gibi, bu içi dışı ışıltılı kadın için sevinçtir. Suat Derviş bize diğer eserlerinde olduğu gibi umursamaz insanlardan oluşan toplumun kendi çürümüşlüğüyle nasıl taptaze gönülleri, sırf kendi çıkarları için katranlara buladığını gösterir. Toplumsal düşünce yapısı, karakterlerin farklı durumlarda yeni varoluş katmanlarıyla tanışmasıyla veya varoluşun ileri noktasında kitaplarda, asla didaktiğe kaçmadan kendini gösterir. Robert Bresson’nun “Rastgele Balthazar” filminde de bütün açıklığıyla önümüze serilen insanın en karanlık, nedensiz kötülük dolu yanları Suat Derviş’in satırlarında da bizimledir. Özel olarak toplumumuzda yer etmiş aldırışsızlık, kötülüğe göz yumma, zor durumda kalanakol kanat germe yerine omuz silkip umursamama, sevgili Tayfun Pirselimoğlu’nun “Kerr” filmi ve aynı adlı kitap, resim sergisinde de bütün puslu atmosferiyle zihnimize dolar. Bunca mezalime, katliama sessiz kalmış topluluğun kötülüğüdür bu. “Bana dokunmayan yılan”ı “bin yıl” yaşatan, o yılanın sinsice damarlara dokunup yayıldığını anlayamayan bir toplu kötülük. Pirselimoğlu’nun son resim sergisinin adıyla “Tuhaf Zamanlar” bunlar, aydınlık, bir satır, bir film karesi, bir fırça darbesi sonra belki de. Evimize dönüş umuduyla…

Nevin Ulusoy

Yorum bırakın