Bir Gezginlik Hâli Olarak Avarelik: Büyük Serüvenci Jack London’ın “Yol”u I İbrahim Berksoy

         1.

         Endüstriyel seyahat çağında gezginlik

Epik tiyatro akımının öncüsü ünlü oyun yazarı Bertolt Brecht estetik ve sanat üzerine yazdığı yazılardan birinde bize biçim ve öz ilişkisi üzerine bir öykü anlatır. Öykü şöyledir: “Bay K. birkaç bilinen nesnenin garip biçimlere sokulduğu bir tabloyu inceliyordu. Şunları anlattı bana: ‘Kimi sanatçılar dünyaya birçok filozofun baktığı gibi bakıyorlar. Biçim için gösterilen özen özü silip süpürüyor. Eskiden bir bahçıvanın yanında çalışmıştım. Bana bahçe makasını uzatmış ve bir defne ağacını budamamı istemişti. Ağaç kocaman bir saksı içindeydi, bayramlarda, özel günlerde kiraya veriliyordu. Ağaca küre biçimini verecektim. Hemen ağacın düzensiz uzamış dallarını-budaklarını kesmeye giriştim; ama ne kadar çaba gösterdiysem, bir türlü ağaca küre biçimini veremiyordum. Bir bakıyordum ağacın sağ tarafı gereğinden fazla kısalmış, düzeltmek için sol taraftaki dalları kesmeye başlıyor, bu kez de o tarafın çok kısaldığını görüyordum. Sonunda küre istenilen biçime ulaştı, ama kısalta kısalta ufacık kalmıştı. Bahçıvan düş kırıklığına uğramış, şöyle demişti: ‘Çok güzel, bir küre bu, ama defne nerede?’ ” (Bertolt Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum (Çev. Ahmet Cemal-Kayahan Güven), Altın Kitaplar Yayınevi, 1. baskı, 1980)

“Çok güzel bir küre bu, ama defne nerede?”… Gezginler için sorun işte tam da burada başlıyor. Merakla, heyecanla ve tutkuyla çıkacakları yolculukları, yapacakları seyahatleri ince eleyip sık dokusalar, günü gününe, saati saatine seyahat planları yapsalar bir türlü, işleri oluruna bırakıp günlerce gecelerce avare avare oradan oraya öylesine dolaşıp dursalar bir türlü. İşin içinde güzel bir “küre” olmak da var, “defne” olamamak da! Ne yârden geçmek mümkün ne de serden… İki ucu keskin bir bıçak gibi sanki…

Gezgin, yıllar boyu bu iki uç (öz ve biçim) arasında salınır durur. Çıkılan her yolculuğun, yapılan her seyahatin özünde hem bir vazgeçiş vardır hem de bir uzlaşma.  Gezdikçe hayat sürekli olgunlaştırır insanı. Sonunda gezgin, kendi kozasını örercesine, yıllar içerisinde sabırla kendi tarzını oluşturur. Gezginin öz ve biçim arasında kendi doğal dengesineulaştığı, bir bakıma kendini özgürleştirdiği an, işte bu andır.

Gezgin kendi tarzını oluşturana değin sürekli olarak “seyahat endüstrisi”nin geniş spektrumlu ilan ve reklamlarına, bir süre sonra harcama çılgınlığına dönüşecek olan çekici promosyonlarına maruz kalır. Hem de buna artık gece gündüz demeden, her saat ve dakikada maruz kalır. Cep telefonlarının ve tabletlerin ekranlarında sürekli arzıendam eden davetsiz misafirlerin biri gider biri gelir. “Şuradan şuraya nasıl gidilir?” diye yanılıp yenilip arama motorlarından birine sormayagörün, online pazarlama sitelerinde şöyle bir gezinmeyegörün; artık yapay zekâ yardımıyla “tarzınızı”, alışkanlıklarınızı kolaylıkla keşfeden seyahat endüstrisi yakanıza yapışıp sizi, “bilgilendirme” adı altında derhâl onlarca, yüzlerce siteye “yönlendirecektir”. Endüstriyel seyahat çağında “seyahat”, uçak bileti, konaklama, araç kiralama gibi “yan ürünler”le birlikte ambalajlanıp paketlenebilen barkodlu bir ürüne dönüşmüştür. Markette raftan alıp kasada parasını ödediğimiz herhangi bir üründen farksızdır.

Günümüzde gezginlerin tüm bu badireleri atlatarak öz ve biçim arasında doğal bir dengeye ulaşıp kendi tarzını oluşturması, -ne kadar olabilirse artık- seyahat endüstrisinin bunaltıcı egemen kültür anlayışından kendini kurtarıp özgürleşmesi hiç de kolay değildir.

         2.

         Bir gezginlik hâli olarak avarelik: Büyük serüvenci Jack London’ın “Yol”u 

         Amerikalı serüvenci yazar Jack London, 1876-1916 arasındaki kırk yıllık kısacık hayatına çok sayıda öykü, roman, gazete ve dergi yazısı bıraktı. Tam bir serüvenciydi. Hayatı yollarda geçti; trenlerde, gemilerde… Yazdıklarının hemen hepsi soluk soluğa çıktığı yolculuklardan, aşk ve avareliklerden, tutkulu serüvenlerden derin izler taşır. Avare bir gezgin olarak dünyayı keşfetmenin dayanılmaz büyüsüne kapılıp bütün bir Kuzey Amerika’yı bir uçtan öbürüne gezip dolaşmak için yollara düştüğünde henüz on sekiz yaşındadır.  Her türlü tehlikeyi göze alıp kaçak olarak yük ve yolcu trenlerinin vagonlarında kuzeyden güneye, doğudan batıya gecenin soğuğunda ay ışığında pırıl pırıl parlayan raylar üzerinde binlerce kilometre kat eder. Avare bir gezgin olarak izlenimlerini, gözlemlerini, yaşadıklarını, başından geçenleri cebinden hiç eksik etmediği not defterine bir bir yazar. Yazdıkları bir yerde Amerikan toplumunun panoraması gibidir. Bu notlar önce Aralık 1906-Şubat 1907 arasında dokuz bölüm olarak dönemin Amerikan dergisi Cosmopolitan’da yayımlanır. Daha sonra da Kasım 1907’de kitap olarak basılır. Kitabı İngilizce aslından Türkçeye çeviren Levent Cinemre’nin kitabın sonuna eklediği “Çevirmenden İlgilisine Paylaşımlar”da (Attilâ İlhan da şiir kitaplarının sonuna “meraklısına notlar” diye bir bölüm eklerdi. Onun unutulmaz şiirlerinin sırrını, yazılış serüvenini o notlardan öğrenirdik.) verdiği bilgilere göre Jack London’ın yayıncısı bu kitabı (Yol) basmakta biraz gönülsüz davranmış. Daha önce Vahşetin ÇağrısıBeyaz DişDemir Ökçe gibi kitaplara imza atmış bir yazarın bu kitabının diğerleri kadar ilgi görmeyeceğini, dahası yazarın itibarına zarar vereceğini düşünmüş yayıncı. Bu nedenle gönülsüz davranmış. Gerçekten de kitap basıldığında yazarın diğer kitapları kadar ilgi görmemiş, görece daha az (ilk baskıda altı bin adet) satılmış. Günümüzde bile bu kitap Jack London’ın kitapları arasında en az bilinenlerdendir. Ancak, 1950’lerde Beat Kuşağı’nın ünlü ismi Jack Kerouac, Jack London’ın bu kitabından esinlenerek Yolda adlı ünlü kitabını yazar. Kerouac da Jack London gibi bir serüvencidir ve eserinde yol boyunca yaşadıklarını yazmıştır. Bugün bu iki kitap (Jack London’ın Yol’u ve Jack Kerouac’un Yolda’sı) avare gezginlerin, serüvencilerin başucu kitapları arasındadır.

         Binlerce kilometrelik raylar üzerinde günlerce gecelerce süren maceralı yolculuklar boyunca 1900’lü yılların henüz şafağındaki Kuzey Amerika’nın (Kuzeyden Güneye doğru Kanada ve ABD) panoramasını Jack London gibi tutkulu bir serüvencinin sıcağı sıcağına tuttuğu notlardan okumak her şeyden önce heyecan vericidir. Gezi edebiyatına yakınlık duyan hiçbir okurun yüz elli sayfa boyunca okuyucusunu parlayan raylar arasında heyecanlı yolculuklara sürükleyen böylesi bir anlatıya ve kitabın çevirmeninin kitabın sonuna eklediği otuz sayfalık bilgi notlarına ilgisiz kalması düşünülemez.

         Okudukça göreceksiniz; birer öykü karakteri olarak Yol’da karşımıza çıkan biletsiz, kaçak tren yolcuları, parasız pulsuz avare gezginler, öyle sanıldığı gibi dilenci ya da asalak değildir. Onların her biri Yeni Dünya’yı tanıma merakı uğruna her türlü tehlikeli tren yolculuğunu göze almış tutkulu serüvencilerdir. Kapağı attıkları tren istasyonunun çevresindeki kasabada kapısını çaldıkları evlerden bir lokma ekmek ve bir çeyreklik (25 cent) istemek için o anda melodram kıvamında doğaçlama bir hayat hikâyesi uyduran gezginlerdir onlar. Olur da ellerine bir çeyreklik geçecek olursa soğuk bir fıçı bira içmek için soluğu doğru kasabanın barında alırlar. Kuru ekmekle de biraz olsun nefislerini köreltirler. Kuru ekmeği ve uyarına gelirse bir çeyrekliği kimlerden isteyeceklerini çok iyi bilirler. Zira yüzlerine kapıların kapandığı çok olmuştur. Bu husustaki deneyimlerini şöyle anlatır kitapta Jack London: “Görünüşe göre yiyecek bulmak için yoksullara gitmek zorundaydım. Aç gezgin için en son ve en emin yardım kaynağı, yoksullardır. Onlara her zaman güvenebilirsiniz. Açları asla geri çevirmezler. Çeşitli zamanlarda, ABD’nin çeşitli yerlerinde, tepenin üstündeki malikâneden yiyecek verilmeden geri çevrilmişliğim olmuştur ama derenin kenarında veya bataklığın köşesinde bulunan, kırık pencereleri paçavralarla kapatılmış, bezgin suratlı hanımı çalışmaktan yorulmuş küçük kulübeden her zaman bir aş, bir ekmek almışımdır. Sizi gidi (bu kelime cümlede yok, ben ekledim. İbrahim Berksoy) yardımseverlik tellalları sizi! Gidin de yoksullardan öğrenin çünkü asıl yardımsever onlardır. Ellerindeki fazlayı vermek veya kendine saklamak diye bir şey yoktur onlarda. Ellerinde fazla yoktur da ondan. Kendilerine lazım olur diye asla saklamadan ellerindekini verirler ki genellikle de feci hâlde lazım olur. Köpeğe kemik vermek yardımseverlik değildir. Yardımseverlik, o köpek kadar aç olduğunda bile kemiği onunla paylaşmaktır.”

         Toplum panoraması dediğim şey işte bu. Yazar, Amerikan toplumundaki adaletsizliği, yargı sistemindeki “gücü gücü yetene” düzenini, hapishanelerdeki baskıyı, şiddeti, angaryayı, kaçak tren yolcusunu yakalayıp ya trenden atmak ya da polise teslim etmek için kraldan çok kralcı kesilen frencileri, kömürcüleri, makinistleri, tren istasyonları çevresinde ve mahallelerin ara sokaklarında, barlarında, şehre izinsiz girmiş, biletsiz, beş parasız, dilenci kılıklı avare gezginleri, serüvencileri ya kodese tıkmak ya da ilk yük treniyle kasabadan sürmek için yanıp tutuşan polisleri sayfalar boyunca son derece renkli betimlemelerle ve gerçekçi bir anlatımla gözler önüne serer. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde yazarın serüvenci karakterini de yansıtacak şekilde sosyolojisiyle, sosyo-ekonomik, sosyo-politik, demografik yönleriyle gerçek bir Amerikan toplumu panoraması ortaya çıkmış olur.

         19. yüzyılın şafağındaki toplum panoramasını bilmeden bütün bir 20. yüzyıla damgasını vuracak olan “Amerikan rüyası” gerçeğini anlamak mümkün değildir. İyi ki Jack London kendi yaşadıklarından, gördüklerinden, tanık olduklarından yola çıkarak 19. yüzyılın şafağında Kuzey Amerika’daki avare gezginlerin, serüvencilerin dünyasını, onların bitmez tükenmez dünyayı tanıma merakını, her türlü tehlikeyi göze alarak günlerce ve gecelerce süren maceralı tren yolculuklarını sıcağı sıcağına elindeki not defterine yazmış. İyi ki bu notlar önce dergilerde sonra da kitap olarak yayımlanmış. Ve iyi ki yazarın diğer kitaplarına göre daha az bilinen bu kitabı (Yol), İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Levent Cinemre’nin İngilizce aslından çevirisiyle birinci basım olarak Haziran 2024’te yayımlanmış. Gerçi Jack London’ın bu kitabı daha önce Celal Öner’in çevirisiyle 2002’de Oda Yayınları tarafından basılmıştı ama sanırım İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle okurların ilgisine sunulan kitap, edebiyata, özellikle de gezi edebiyatına ilgi duyan daha geniş bir okur kesimine ulaşmış olacaktır.

         İyi ki Jack London, henüz on sekiz yaşındayken giriştiği bu tehlikelerle dolu maceralı yolculukta okurlarını yolda bırakmayıp yazdığı bu kitapla onları da “Yol”culuğuna ortak etmiş…

İbrahim Berksoy

Yorum bırakın