
1.
Kimi zaman hayatta en doğal hâlimizle zor durumda kaldığımız anlar olur. Örneğin evden çıkarken anahtarı kapının üzerinde unutmuşuzdur, en çok çalıştığımız yerden gelen soruyu bir anlık dalgınlıkla yanlış yanıtlamışızdır, evimizinki yerine dikkatsizlikle bir alttaki komşunun kapı zilini çalmışızdır… Bu gibi durumlarda “İnsanlık hâli, olur böyle şeyler” der, şaşkınlık içerisindeki muhatabımızı gülümseyerek teskin etmeye çalışırız. “Gezginlik hâli” de bunun gibi bir şeydir. Gezgin dediğiniz kimse kısa süreliğine de olsa kendi doğal yaşam ortamından ayrılıp yakın ya da uzak başka dünyalara misafir olmuş biridir. Gezgin, istese de gittiği yerin insanı gibi olamaz, onlar gibi davranamaz. Sonuçta gittiği yerin yabancısıdır. Ama kendi doğal yaşam alanındaki gibi de davranamaz. Çünkü gittiği yerde misafirdir. Üzerindeki “misafirlik hâli”, o ifade edilmesi güç “müşkülpesentlik”, yer yer “huzursuzluk” misafir olduğu sürece onu bir gölge gibi izleyecektir. Gittiği yerde kalabalıklar içinde de bu böyledir, tek kişilik otel odasına çekildiğinde de böyle… Gezgin, işte tüm bu müşkülpesentliklerin farkında olup buna rağmen merak duygusuyla orada burada gönüllü misafirliğe razı olan kimsedir. Gezgin de diğer yolcular gibi bir yerden başka bir yere yolculuk eder, ama onu diğer diğer yolculardan ayıran amaçsızlığıdır, keyfiliğidir, meraklılığıdır. Diğer yolcuların gidecekleri yere bir an önce ulaşmak gibi elle tutulur, gözle görülür bir amaçları vardır. Onları bu yolculuğa çıkaran şey amaçlarını gerçekleştirmek üzere üstlendikleri görevdir. Görüldüğü gibi ortada hem anlaşılır bir “amaç” vardır hem de “görev”. Gezginler için bu iki ulvi sözcüğün de bir anlamı yoktur. Kategorik olarak ikisine de uzaktır. Çünkü amaç ve görev el ele verip gezgini olabildiğince sınırlar. Oysa gezgin duygusaldır. Bir süreliğine de olsa kendi doğal yaşam alanından, her şeyden ve herkesten uzak olmak ister. Onun bu bir başınalığına saygı duymak gerekir.

Gezginlerin dünyasını diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, belki de en önemlisi merak duygusudur. Bunu söylerken elbette ki başkalarının dünyasının merak duygusundan yoksun olduğunu söylemek istemiyorum. O hâlde şöyle söyleyeyim: Gezginlerin merak ettiği şeyler başkalarının merak ettiklerinden farklıdır. İster yakında olsun ister kilometrelerce uzakta; gezgini bulunduğu yerden başka dünyalara sürükleyen rüzgâr merak duygusundan başkası olamaz. Geçmişin efsanevi seyyahlarından günümüz gezginlerine, merak duygusuyla yollara düşmüş hemen herkes daha yolculuk sırasında başlarından geçen olaylardan başlamak üzere gittikleri, gezip gördükleri yerlerle ilgili gözlemlerini, anılarını, düşüncelerini sözle, yazıyla, fotoğraflarla, müzikle, tiyatroyla, dansla anlatma gereği duymuşlardır. Aslında seyyahların, gezginlerin daha çok kendi serencamlarını anlattığı seyahatnameler yazıldığı dönemlerden çok asıl gelecek için yazılmıştır. Örneğin 17. yüzyılda yaşamış ve yaklaşık kırk yıl boyunca Avrupa, Anadolu ve Mısır topraklarında oradan oraya seyahat etmiş Evliya Çelebi’nin o dönemde ender görülen, fantastik ögeleri de içerecek şekilde, cümle içi kafiyelerle örülü düzyazı tarzında on ciltlik seyahatnamesi ilk kez 1848’de Mısır’da yayımlandığında belki o dönemin insanına çok fazla hitap etmiyordu ama külliyat kaleme alındığı dönemden çok gelecek kuşaklara hitaben yazıldığından Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si günümüz gezi yazarlarının en çok alıntı yaptığı gezi kitabıdır.
Diğer seyahatnameler gibi Evliya Çelebi’nin bu on ciltlik seyahatnamesini de değerli kılan şey geniş bir coğrafyanın gündelik yaşamını, yapıp ettiklerini, ne yiyip ne içtiklerini, neyle geçindiklerini, bayındırlık işlerini, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik özelliklerini son derece canlı ve neşeli bir anlatımla gelecek kuşaklara aktarma özelliğidir. Bu yüzden de bu değerli külliyat 2013 yılında UNESCO tarafından “Dünya Belleği” listesine eklenmiştir. Değerli seyahatnamenin tamamının Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de yayımlanması da epeyce uzun sürmüştür. Seyahatname İstanbul’da ilk kez 1896’da basılmaya başladı. 1902’ye gelinceye kadar ilk altı cilt basıldı. Yedinci ve sekizinci ciltler 1928’de, dokuzuncu ve onuncu ciltler ise 1935-1938 arasında yeni harflerle Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) tarafından basıldı. * Evliya Çelebi gibi, Orta Çağ’ın dünyaca ünlü Arap gezgini İbn-i Battuta’nın, İbn Fadlan’ın seyahatnameleri olmasaydı, Gırnatalı İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzan adlı o ilginç felsefi anlatısı olmasaydı dönemin İslam medeniyetini olanca canlılığıyla anlayıp kavrayabilir miydik hiç?

Seyyah gezmez, gezdirir derler. Baksanıza; kırk yıllık seyahatin ürünü bu on ciltlik seyahatname ile meraklıları o günden bu yana 400 yıldır seyahat ediyor. Az şey mi tüm bunlar? Gezmek, gezdirmek; eğlenmek, eğlendirmek; kendisinden sonrakilere akıp geçen zaman içinde kalıcı izler bırakmak…
2.
Seyyahlar kadar onu dinleyenler de meraklı olmalı, hayal etmesini bilmelidir. İlhan Selçuk, Cumhuriyet’teki köşe yazılarından birinde (“Sahtecilik Oyunu”, 29 Eylül 2010) 12. yüzyılda yaşamış, Batı’da “Averroes” diye tanınan İslam bilgini İbni Rüşt’ten söz eder:
“İbni Rüşt’ün bir arkadaşı İpek Yolu’ndan Çin’e gidip gelmiş; gördüğü acaip şeyleri bilgine aktarıyor:
– Kalabalık bir yerdeki bir yükselti üzerinde yüzleri maskeli adamlar bir şeyler yapıyorlar; bir öyküyü temsil ediyorlar; at sırtında gidiyorlar, ama, atları yok; kılıç dövüşü yapıyorlar, ama, gerçekten dövüşmüyorlar; ölüyorlar, ama, gerçekten ölmüyorlar; seviyorlar, ama, gerçekten âşık değiller…”
Birbirlerinden uzak diyarlarda yaşayan toplumlar, seyyahlar aracılığıyla başka dünyaların insanlarından buna benzer daha pek çok şey öğrendi; görmediyse bile pek çok yeniliği hayal etmesini bildi.
Seyyahların dünyası sana bana benzemez, senden benden başkadır…
İbrahim Berksoy
*Kaynak: Türk Tarih Kurumu resmî web sitesi

cengiz pamuk için bir cevap yazın Cevabı iptal et